ALPAGUTAlpagut: Tek başına cengâver, serdengeçti. Alp; Yani, yiğit. Gut; Yani kutsal, mukaddes. Alpagut (ya da Alpakut) : Kutsal savaşçı, kendini kutsal değerlere adamış yiğit. Bütün toplumlarda, dinlerde buluna gelmişlerdir. Kamikaze, Samuray , Şövalye, Rencer, vb. benzer isimlerle. Türkler, Alpagut demişler. İslâm?la müşerref olunca, Ahmet Yesevî okulunda yanmışlar, pişmişler, saflaşmışlar. Selçuklular?da Alperen olmuşlar, Osmanlılar?da Akıncı. Sûfî olmuşlar; inkılâbî sûfî. Halk içinde, halkla beraber, hak üzere yaşamışlar. Farkı fark etmişler ve farklarını fark ettirmişler. Beden dili kullanmışlar. Halktan alkış değil haktan rıza beklemişler. Onlara: ?şöhret âfettir? diye belletilmiş. Bilinmemişler. Hiçbir yerde ama, her yerde olmuşlar. Onlar az, ama çok olmuşlar. Selçuklu?yu dağıtıp; Osmanlı?da toplamışlar. Devleti konuşmuşlar. Bazen kalaycı, bazen attâr, bazen nakşıbend, bazen hallâc; kâh rençber, kâh somuncu olmuşlar. Hakk?dan alıp, halka dağıtmışlar. Çok iyi dil kullanmışlar (Dil,Farsça; gönül demek). Sınır boylarında at koşturmuşlar. Ribatlarda nöbet tutmuşlar. Bin atlı akınlarda, dev gibi orduları yenmişler. Bir adım ötesi,onlar tarafından planlanmış. Tek başlarına bir ordu olup, Voyvodoları devirmişler. Abdurrahmân Gâzî, Danişmend Gâzî, Seyyit Battâl, Mustafa Abdü?l-Vehhâb, Sarı Saltuk, Malkoçoğlu, Mihâloğlu ve niceleri. Onlar, birleştirmişlerdir. Hem sünnî, hem de alevîdirler. Türk?ler Türk, Arap?lar Arap bilir onları. Sünnî?ler sünnî, alevî?ler alevî bilirler. Gönüllerde yer etmişlerdir. Her kes onları kendilerinden kabûl etmiştir. Anadolu?da, Alpagut adlı yerleşim birimleri vardır. İlçe, belde, köy, onlarca. Biri de; Eskişehir, Mihâlgâzi ilçesi, Alpagut Beldesi. Bakın; İlçesi Mihâlgâzi, beldesi Alpagut. Acaba Anadolu?nun sosyal şifresi çözülse, karşımıza neler çıkar neler... Bu beldenin doğusunda Dedeler Tepesi, batısında Erenler Tepesi bulunuyor; ortasında Alpagut. Önce köy, şimdi belde. Adı , bin üçyüz yılında konmuş; yani Osmanlı Devleti?nin kurulmasından bir yıl sonra. İşte bu yerleşim birimini kuran ve Dedeler Tepesi?nde gömülü bulunanlar Alevî, Erenler Tepesi?nde gömülü bulunanlar ise Sünnî. Ortak özellikleri, Alpagut olmak. Alın size bir şifre çözümü. Günümüzün alpagutları... Alpagut olmak ne zaman kesintiye uğramış ki!! Onların; hayatta, ?tapulu? (taptıkları) malları yoktur. Rızık ve ecel endişeleri yoktur. Kuyruğuna kabak bağlamış fare misali; çektikçe sıkışan ve fareyi, kedilere yem eden kabak gibi görürler, Dünyâ malını. Erzurum?lu Alvar imamı, Muhammet Lütfî Efendi?nin, hayatta, tapulu malı olmamış. O; gönüllere mâl olmuş, gönüllerde yer kapmış. Alvar?dan yola çıkınca, derlermiş ki: ?Ah... Efe Hazretleri benim arabama binse?, Erzurum?a varınca; ?Âh... benim evime misafir olsa?, ?Âh... Benim soframda bulunsa?. Her kes, gönlündekini ona sunmuş. O da, mal taşımadan, gönülden gönüle, gönül taşımış. Günümüz alpagutlarının eli çantalıdır... Bilinmezler; ama, bilinirler. İyi sporcudurlar, edebiyatçıdırlar, şairdirler, siyasetçidirler, sanatçıdırlar, ekonomisttirler, yayıncıdırlar, toplum doktorudurlar, danışmandırlar. Üç boyutlu okurlar; Vahyi, insanı ve kâinâtı. Onlar, çözüm üretirler, problem değil. İnsan, kâinatta, Allâh?ın halîfesidir.Vahy?i uygulamakla görevlidir. Bu üç boyut; anlamadan, birleştirmeden görevlerini yapmaları mümkün değildir. Alpagutlar; anlarlar, anlatırlar ve birleştirirler. Bir siyasi ,ekonomik oluşum, basın, yayın faaliyetimi var; onlar, hep arka planındadırlar. Oluşumların rûhudurlar. Siz, onların tezâhürünü (görünümünü) seyredersiniz. Rûh, görülmez; oluşumlar görülür. Beyinlerine, zamanında, ?şöhret, âfettir? diye kazınmıştır. ?Çığ?ın düşmesi için bir ?çığlık? yeterlidir. potansiyeli, bir çığlıkla, kinetiğe dönüştürürler. Sanatçıyla, sanatı konuşurlar. Sanatla, Allâh?ın boyasını(Sıbğatu?llâh) buluştururlar. Bakarsınız; bir yayın yönetmeniyle beraber yansımaları, yayın ilkelerini, başka bir ortamda; tanınmış bir holdingin yönetim kurulu başkanı ile beraber, ortakları konuşurlar; Sığır tipi ortaklar ile koyun tipi ortakları. Sığırlar, otlamak için değil, savunmak için bir araya gelirler. Kurt kokusu alınca toplanırlar, savunmaya geçerler. İki sığır, sırt sırta, yüz kurdun hakkından gelir. Koyunlar ise, otlamak için bir araya gelirler. Kurt kokusu alınca paniğe kapılırlar. Bir kurt, yüz koyunun hakkından gelir, dağılır giderler. Ekonomik krizler gelince, ortak tipine göre oluşumlar ayakta kalır, ya da yıkılırlar. Anlayan, anlamıştır. Anlamayan, başına gelince anlamıştır?! Siyâsetçiyle, siyâseti konuşurlar. Bazen tâ merkezinde yer alırlar. Alpagut; ? gönül? der, siyâsetçi ise ; ?akıl?. Seçimlerde, ?gönül? diyenler kazanırlar, ?akıl?diyenler kaybederler. Onları; bazen, tarlada lastik ayakkabı ile domates çapalarken, bağlarken görürsünüz. Çocukları ninnî ile uyuturlar. İyi beyin programlarlar. ?Çene-vizyon? yaparlar. Ekin biçerken, çay demlerken..... görürsünüz onları. Her işin uzmanıdırlar. Îmanlı, edepli, liyâkatli, vicdanlı ve de sâdıktırlar. Bakarsınız; makrô?da , bakarsınız; mikrô?dadırlar. Olaylara dâimâ tââ yukarılardan bakarlar. Her büyük karenin, küçük karelerden oluştuğunu iyi bilirler. Kare-kare giderler. Kare atlamazlar. Bu yüzden karamsarlık sözlüklerinde yoktur. Kara-kara düşünmezler. Kara-kara değil; kare-kare..!! Bulun bakalım; nerede bunlar?? Damarlarda kan gibi dolaşıp dururlar. Belki, siz; belki, hemen yanınızdaki.
İstanbulun Fethi
| İSTANBUL'UN FETHİ (29 Mayıs) |
|
İstanbul, Asya ile Avrupa kıtaları arasında yer alan doğal güzellikleriyle ünlü bir kenttir. Tarihi M.ö. yedinci yüzyıla kadar uzanır. Şehir, M.ö. 657 yılında Megaralılar tarafından kurulmuştur. Devletin Byzas adlı komutanının adından dolayı şehre, Byzantion adı verilmişi. M.ö. altıncı yüzyılda Perelerin eline geçen Byzantion için, Atinalılar ve Ispartalılar da savaşmış. M.ö. dördüncü yüzyılda İskender tarafından fethedilen şehir M.ö. üçüncü yüzyılda Roma İmparatorluğu tarafından alınmış. M.ö. 330 yılında İmparatorluğun başkenti olan Byzantion’a, bu kez de Konstantinapolis adı verilir. M.ö. 395 yılında Roma İmparatorluğu ikiye ayrılınca Konstantinapolis, Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkenti olur.
|
Stratejik önemi ve tabi güzellikleriyle herkesin dikkatini çeken şehir, Gotlar, Ostrogotlar ve Bulgarlar tarafından defalarca kuşatıldı, fakat alınamadı. Bu yoğun saldırılar üzerine, İmparator Anastasiyanus, Silivri’den başlayarak Karadeniz’e kadar uzayan surları yaptırdı. Buna karşın saldırılar devam etti. M.S. 7. ve 8. yüzyıllarda Araplar tarafından da kuşatıldı. Fakat bu kuşatmalar da sonuçsuz kaldı.
1203 yılında Haçlı orduları tarafından zapt edilerek 1261 yılına kadar Haçlıların elinde kaldı. Bu tarihten sonra tekrar Bizanslıların eline geçti.
1299 yılında kurulan Osmanlı Devleti, yavaş yavaş büyüyerek gelişti. Anadolu ve Rumeli’de genişlemeye devam etti. Anadolu ve Rumeli’deki topraklarımızın arasında kalan Bizans, mutlaka alınmalıydı. Bu amaçla şehir, Osmanlılar tarafından birkaç defa kuşatıldı. Ama alınamadı. |
1453 yılında, Padişah II. Mehmet, hocası Akşemsettin’in de teşvikiyle İstanbul’a yeni bir saldırı düzenlemeye karar verdi. önce, Yıldırım Beyazıt tarafından yaptırılan Anadolu Hisan’nın karşısına Rumelihisan’nı yaptırdı. Edirne’de döktürdüğü balyemez adı verilen büyük toplarla savaşa hazırlandı.6 Nisan 1453 günü, Osmanlı ordusu Bizans surları önüne geldi. Bizans İmparatoru Konstantin, Haliç’i zincirle kapatarak Osmanlı Ordusu’nun şehre denizden girmesini önledi. 11 Nisan günü kuşatma tamamlandı ve top ateşi başladı. Yirmi gün süren top ateşinden kesin bir sonuç alınamadı. Şehrin denizden de kuşatılması gerektiğini düşünen II. Mehmet, bir gece yetmiş parça gemiyi karadan yürüterek Haliç’e indirdi.
 |
Bizanslılar, sabahleyin Osmanlı Donanması’nı Haliç’te görünce büyük bir korkuya ve paniğe kapıldılar. Haliç’ten ve karadan yapılan top atışlarıyla surlarda gedikler açıldı. Bunun üzerine, 29 Mayıs günü bir genel saldırı düzenlenmesine karar verildi. Hocası Akşemsettin II. Mehmet’e cesaret veriyor; Hz. Peygamberin, "Konstantin elbet fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne iyi komutan ve onun askerleri ne güzel askerlerdir" sözüyle müjdelenen komutanın kendisi olduğunu söylüyordu. Bu inançla 29 Mayıs günü son taarruz başladı. çok kanlı ve zorlu bir savaştan sonra birçok şehit verildi. Bu şehitler arasında, Bizans surlarına Türk bayrağını diken Ulubatlı Hasan da vardı. Nihayet, Mayıs 1453 Salı günü, İstanbul fethedildi.
İstanbul’un fethi, hem Türk tarihi için hem de dünya tarihi için önemli bir olaydır. Türk tarihi için önemi İstanbul’un fethiyle, Osmanlıların, Balkanlardaki ilerlemelerine engel olacak hiçbir gücün kalmamasıdır. |
Avrupa’da ilerleyişini sürdüren Osmanlı Devleti, büyük bir imparatorluk haline gelmiştir. Dünya tarihi bakımından ise, İstanbul’un fethi, Orta çağ’ın kapanıp Yeni çağ’ın açılmasına sebep olmasındandır.
İstanbul, 29 Mayıs 1453 tarihinden 23 Nisan 1920 tarihine kadar Osmanlı Devleti ’nin başkenti olmuştur. Bu nedenle Türk ve Dünya tarihini etkileyen bu önemli fethi, her yılın 29 Mayıs günü, aynı coşku ve sevinçle kutluyoruz.
AHISKA TÜRKLERİNDEN BİR ALPERENAHISKA TÜRKLERİNDEN BİR AKSAKAL ÖMER EMMİ 21.YÜZYILIN ALPERENİ Ömer emmiyi bir mevlütte tanımıştım. bişkek merkezde görev yapan arkadaşlarla ayda bir defa görüşebiliyorduk. maaşlarımızı elçilikten almak için bişkeke geldiğimiz zaman bir iki günde kalıyorduk. Gene böyle bişkeke geldiğimiz bir vakitti. Arkadaşlar bizim ahıska Türklerinin mevlüdü var bütün hocaları davet ediyorlar aybaşına özellikle getirdiler ki bütün hocalar katılsın diye dediler. Hazırlandık arkadaşlarla her zaman buluştuğumuz kafede toplandık. Herkes gelince dolmuşa binerek mevlüt okuyacağımız yere gittik. Vakit öğle idi mescitte cemaat bizi bekliyormuş, mescit diyorum Kırgızlar meçet diyorlar. Mescit anadoluda ki bir mescitten farksız. Tahmini olarak otuz cemaat var iki üç kişinin dışında hepsi simasından da belli oluyor türktü. Arkadaşlar bizi cemaata tanıştırdılar yeni gelen arkadaşlar diye? Namazı kılıp mevlüt okuyacağımız eve gidecektik dışarı çıkınca arabaların bizi beklediğini gördük. İhtiyar birisi hoca efendi sen bizim arabaya gel dedi. Yüksel hocayla birlikte ihtiyarı takip ettik. Uzak bir yere gideceğimizi düşünüyordum fakat, iki dakika ancak sürdü. Kış günü olması sebebiyle evin içinde okuyacaktık. Gayet güzel bir şekilde dizaynedilmiş geniş bir eve girdik duvarları halılarla kaplı, yer minderleriyle çevrilmiş ortaya yer sofrası yüksekliğinde büyük bir masa konmuş, üzerinde envayı çeşit yiyecekler ihtiyar gene beni çağırıp masanın baş tarafına yanına oturmamı istedi. Arkadaşlardan birisi ömer emmi beni neden yanına almadın yeni gelenlere sahip çıkıyorsun diye şaka yollu takılınca sizlerki türkiyeden geldiniz bizlere hizmet ediyorsunuz hepinizin başımız üstünde yeri var ayrınız yok bizi unutmayan Türkiyemizin güllerisiniz sizler yalnız hoca efendiye kanım kaynadı sanki daha evel gördüğüm birisi gibi geldi bana dedi. Ömer emmi o kadar içten konuşuyorduki gözleri doluyor ağlamaklı bir hal alıyordu. türkiye dedikçe duygulanıyordu. ömer emmi kısa bir dua yaptı bismillah deyip buyurun cemaat dedi. Özlemiştik türk yemeklerini, hoş bir şekilde baharatlarla pişirilmiş haşlamayı yedik zaten insan sofrayı seyretse doyuyor. Sofrada yok yok. Yemekten sonra arkadaşlardan Ali Uysal hoca dua yaptı. İlhami hoca herkese okuyacağı yeri söyledi. Ben sanmıştımki mevlüt okuyacağız meğer Yasin suresi, naas, felak, ihlas, fatiha ve bakaranın ilk ayetleri okunacakmış. Yasinin üçüncü sayfası bana verildi okudum. Her zaman bu şekilde mevlüt okuduklarını söyledi arkadaşlar çok güzel bir tören kafkastan beri gizli saklıda olsa devam ettirilmiş? Derken okuma bitti Halit hocada dua yaptı, Ömer emmiye Ali hocayı size verelimi diye latife yapınca inşallah hemen kalsın gitmesin ne işi var narında Kırgızların hocaları yokmu Türkler hocasız duruyor adı bilinmedik yerlere gelen hocalarımızı yolluyorsunuz garipler ne yiyor ne içiyor oralarda. Dil bilmiyor yol bilmiyor yazık ben müşavire gidip söyleyeceğim bize bir hoca daha verin diye iki camiye bir hoca olmaz dedi. Halit hocada bu müşavir gidecek yenisine söylersin hem hocalardan yeni gelenleri uzağa gönderiyoruzki Kırgızcayı iyi öğrensinler diye deyince ne gerek var biz burada Türkçe bilenler dururken bize hizmet gerekliyken ne gerek dedi. Herkes bize nereden geldiğimizi soruyor illerimizi ilçelerimizi soruyordu. Yozgatı kimse bilmiyor bildikleri Ankara İstanbul Bursa Antalya birde Iğdır Kars Ardahan. Bende o tarihte adalet bakanı olan hemşehrimiz Cemil Çiçek beyi söylüyor onun şehrindenim diyordum Cemil bey hükümet sözcüsüde olduğu için iyi tanıyorlar hepsinin evinde Türkiyeyi gösteren antenler var yani teknoloji sayesinde Türkiyeden haberdar oluyorlar, sevincimize sevinip acımıza ağlıyorlar. Ömer emmi bana kısaca hayat hikayesini anlattı. Kafkastan sürgün edildiğimizde on yaşlarındaydım babam cepeden gelmedi bizi özbekistanın fergana vadisine bir köye verdiler abim ben iki ablam vardı. Çok işkence gördük çok çile çektik karın tokluğuna yıllarca çalıştık. Sonra akrabalarımızın bir kısmının Bişkeke ( o zamanki adı Firunze) yerleştirildiğini öğrendik izin alıp buraya taşındık. Ben eskiden beri öğrendiğim dualarla namazımı kılıyordum. Burada gizli gizli Cuma namazlarımızı bir evde kılıyorduk. Şükür bunca zulüme rağmen dinimizi dilimizi unutmadık dedi. Bir gün cüma namazımızı kıldıran ihtiyar oğlum ömer sen namazlarını kılıyorsun kuranıda öğren biz yaşlandık bu şenliğe (ahıska Türkleri kendi aralarında birbirlerine şenlik diye hitap ediyorlar)sahip çıkmak lazım dedi bana kuran öğretti zaten kulaktan duyarak Yasin suresini ezberlemiştim. O gün bu gündür Allah rızası için şenliğe imamlık yapıyorum türkiyeden gelen imamlarımıza yardımcı olmaya gayret ediyorum dedi. Aradan bir yıl geçti yeni müşavirimiz geldi. Ömer emmi hem müşavirle tanışmaya hemde imam istemeye elçiliğe gidiyor talebini belirtiyor. Mümkünse adının Ali olduğunu bildiğim narındaki hocayı istiyorum diyor onbir hocadan üçü Ali olunca narın daki sadece bendim. Müşavirde araştırıp soruşturup oranın Ahıska Türklerinin en yoğun yaşadığı yer olduğunu öğrenince beni ömer emminin mahallesine görevlendirdi. Üç yıl orada görev sürem boyunca ömer emmiyi iyice tanıma fırsatı buldum. Gerçekten bize her türlü yardımı yaptı bir aksakal olarak yol gösterdi acıların vatan hasretini, sevincini ekmeğini bizimle paylaştı. Bir gün Cuma namazından sonra yemeğe eve davet ettim eve girince tam karşı duvrda türk bayrağını sağında Yozgat solunda İstanbul resmini görünce iyice dikilip seyretibana hocam siz belirli bir süre için vatanınızdan ayrısınız bayrakla hasret gideriyorsunuz süreniz bitince gideceksiniz vatanınıza ayyıldızlı bayrağınıza kavuşacaksınız. Bizler atmış yıldır vatandan ayrıyız gitme ümidimizde yok dedi ve yanaklarına aşağı yaşlar dokülmeye başladı, ne diyeceğimi bilemedim. Ömer emmi bu bayrağın gölgesinde yaşayıpta ihanet içerisinde olan insan şekline bürünmüş yaratıklar var oysa sen yedibin kilometre öteden bu bayrak için gözyaşı döküyorsun inşallah Rabbim sana o bayrağın altında yaşamayı nasip eder. Bu bayrağı sana hediye edeceğim diye harekete geçmiştimki hocam indirme duvardan nasip olursa türkiyeye dönerken verirsin dedi. Ozaman senin o albayrağın altında bir resmini çekeyim bana hatıra kalsın dedim kırmadı ve yukarıdaki resmi çektim. Bu bayrak vatan sevgisiyle dolu alpereni mutlu edebilmek için Türkiyeye izine geldiğimde büyük bir bayrak alıp hediye ettim, gene aynı duygu yoğunluğu yaşadı bu ulu çınar. Oturduğu evin duvarına astırdı ve dönüp dönüp gözyaşlarıyla seyrettiği hala gözümün önünde... Evet kendisi gurbette yüreği bu topraklarda ve duaları bizimle olan bu alperene rabbim hayırlı uzun ömürler versin. Biliyorum ki bu alperen yaşadığı sürece dualarımız eksilmeyecek?
|
|

|
|