Mutlu Yıllar!
Gençliğin Yeni Adresine Hoşgeldiniz...
Ana Sayfa      Makale      Genel Yazılar
Sayfayı YazdırSık kullanılanlara ekle

Şiir Nedir?

Şiir,neredeyse dilin doğuşuyla beraber ortaya çıkan bir yazın türüdür..Şiiri tanımlamak için binlerce ifade kullanılmışsa da doğru ve değişmeyecek bir tanıma ulaşmak olanaksız gibi görünmektedir.. 

Ancak,kendine ait bir dil ya da söylem kullanması,müzik ve sesle yakın ilişki içinde bulunması ve estetik bir etkileme gücünün olması herkes tarafından kabul edilebilecek özelliklerdir.. 
Şiirin ortaya çıkışı,insanın sesini bulması ve özellikle konuşarak iletişim kurmasını sağlayan bir dil geliştirmesi ile yaşıttır..İnsan günlük konuşma dilinin yanı sıra özellikle değiştirebileceği ya da yansıtabileceğini düşündüğü doğayı etkilemek için bir büyü dili oluşturmuştu..Bu dilin ritmik özellikleri şiir dilinin öncülü olarak algılanabilir..Platon da şiiri tanımlarken "büyülü söz" ifadesini kullanmıştır.. 

çağlar boyunca türküler şiirsel metinler olarak sözlü yazın örnekleri olarak yaşamışlardır..Her kültürün günlük dil kadar sık kullandığı türkülerin sosyolojik boyutu yazınsal boyutundan daha önde görülmüştür..İşlerini yaparken türkü söyleyen insanlar bireysel ya da grupsal gereksinimlerinden dolayı farklı türlerde şiir geliştirmişlerdir..Bu gereksinim sonucu ortaya çıkan türler Yunan kültürü etkisi altında gelişmiştir..Bu bağlamda ilk gelişen türler lirik,epik ve dramatikşiirdir.. 
Bunların dışında pastoral,didaktik ve satirik diye adlandırılan türler de şiirde iç farklılaşmanın diğer örnekleridir.. 

Topluma ortak bir duyarlık ve bazen vicdan oluşturmak,insan-doğa ilişkisini düzene koymak,sıradan insanın gözlemleyebildiği halde ifade edemediği olayları ve olguları güzel ve farklı bir dil kullanarak gündeme getirmek ve böylece toplumun sözü olmak gibi işlevleri vardır şiirin..Şiirin işlevi yazıldığı ya da söylendiği döneme bağlı olarak farklılık göstermiştir..Topluma kazandırılmak istenen değerlerin sözcülüğünü yapmış,yenilikleri tanıtmaya çalışmış,demokrasi ve özgürlük kavramlarının kalıcı olmasında önemli pay sahibi olmuştur.. 




Şair kimdir..? 


Şair öncelikle bir yazın insanıdır..Şiir yazan ve söyleyen kişidir.İlkçağlardan günümüze kadar toplumun ileri gelenlerinden,bilici ve sözcü olduğu için toplumun kutsadığı,toplumun ortak duygu ve duyarlıklarının kaynağı olarak görülen ilerici ve dönüştürücü bir kişidir..Ortak duyarlıklar ve değerler toplumdan topluma değişeceği için şairlere evrensel özel değerler yüklemek doğru olmayabilir..Yine de şair kendi toplumunda düşünen,güzel söz söyleyen ve sözü dinlenen bir kişi olarak kabul ve saygı görmüştür.. 
Şairin toplumdaki işlevi ilkel çağlarda daha keskin çizgilerle belirlenmiş iken günümüzde belirli bir şair rolünden söz etmek daha zordur..Bunun nedeni düşüncenin ve sözün yerini alan yeni değerlerdir diyebiliriz.. 

Şair yaşadığı dünyayı,olayları ve insanları herkesten farklı algılayan bir kişidir ya da olmalıdır..İzlenimlerini halka aktarırken diğer sanatçılar kadar rahat değildir çünkü ne günlük konuşma dilini kullanabilir ne de düzyazı tekdüzeliğini..Şairin dili diğer tüm yazın türlerinin dilinden üstün ve zahmet vericidir..

 

Kimim Ben?

BEN KİM MİYİM ?... 

Duymasını Bilene SES.. 
Çekmesini Bilene NEFES... 
Gitmesini Bilene HEDEFİM... 
Değerimi Bilene SEDEF... 
Yaşamasını Bilene HAYAT...
Sevmesini Bilene YÜREK... 
Sulamasını Bilene ÇİÇEK... 
Yüreğini Sunmasını bilene KIYMET...
Savaşmasını Bilene ZAFER´im... 
Ben Yürekliyim...
Yüreğimin Karşılığında YÜREK İsterim...
''ŞEREFLİ BİR YÜREK''


 

Geride Kalanlar

bir kardelen açtı karların içinde sensiz, sessiz. Yüreğimde bir melteme tutulmuş kimsesizlik var. Kalemimde son bir mürekkep damlası... Tüm bekletilmiş özlemlerle bu mektubumu gözlerden çok ırak bir yerden  kalbine  yazıyorum?ı Ölüm gibi bir şey DENİZİ sevmek..! Sabaha kadar seyretmek güzelliğini. Huzur verici bir mavilikte anlamak her şeyi ve inanmak..yakamozun her aydınlıktan sonra denizin koynuna girişine rastlamak ,sanırım bende deprem gibi çöken bir EGE gecesinde sahil kordonlarının üzerine yayılmış Minderlerin üzerinde ansızın rastaladım sana ve o ışıldayan  gözlerine.. Delilik bu! seni sevmek aslında! Hasretler biriktirmek sana. Güzelliğine avutabilmek kendini     Güzelliğine ağlayabilmek gecelerce... Vurgun saatlerinde gelen özlemlere yanmak gizlice... Sende tutuklu kalışım bundandır işte. DENİZ i sevmek seni sevmek aslında!..  Bir kardelene yansımalı içimdeki güzelliğin. Kırmızı güller alev alev yanmalı gecenin karanlığında. Onlar da bekletilmiş umutları teslim etmeli sessizce... sesizce diyorum çünkü bende seni seszice sevdim...ansızın bir yakamoz gecesinde? gecenin karanlığı bir başka çökümş üzerime,yanında oturuyor bakıyordum gözlerine,dudaklarım kilitliydi sanki konuşamıyordum,belki  bir sevda sözü fısıldamak istiyordum kulağına,belki de yanında  oturup sana bakmak yetiyordu, veya içimdeki sesi dinleyip delilercesine seni sevdiğimi  haykırmak istiyordum? vakit geçiyor  deniz dalgaları sarıyordu kumsaları ve duygular karışıyordu mehtaba  ama ben hala sana seni sevdiğimi söyliyemiyordum..söyleyemiyordum çünkü bütn umutlarm esir düşmütü kalbime..Bir tutku gibi hüküm sürmekteydin yüreğimde? her şey  gitarla çalınan bir müzik sesine baglıydı o gece.. ve sanırım artık çalmıyordu gitar sesleri.. çünkü ay denize batmıştı çoktan.. Yakamozlar ağıt yakıyorlardı sesizce  Ve yıldızlar ağlıyordu ışıl ışıl serpilircesine.. ve ben yine içimdeki yoğun duygularımı paylaşamamıştım seninle?  ve  vakit sabahın ilk ışıkları güneş  şafaktan  daha yeni doğuyor durmaksızın..gözleirim  seni arıyordu  bütün özlemlerle ..Bozguna uğramış bir gecenin koynundan usulca ayrılıyorumyeni umutlarla? bilemiyordum ki bu benim seni son görüşüm olacağını derken birden bire gördüm seni serseri kalbimce Nihayet sabahın kızıllığına değiyor saatler ve boşuna geçiriyordum dakikalarımı.. seninle yeni bir güne hoş gelmek istiyordum muama bir şekilde..Hiç kimsede olmadığı kadar içten, hiç kimsede olmadığı kadar yumuşak Gülüyordun sebepsizce, gözlerine yansıyan ışık büyülüyordu beni ansızın bedenimin ferdinde..  ama yinede sana seni sevdiğimi söyleyememiştim..oysa ki o kadar isterdim ki sabahın ayazında ellerini tutup deniz kokulu saçlarını koklamayı başımı usulca göğsüne yaslamayı ve ardından sana seni seviyorum demeyi? evet sanırım ayrılık vakti gelmişti birazdan gidecektin sen usulca ben de burada bahtsız ve yapayalnız kalacaktım,sana beslediğim bütün duygularımı şimşek çakar gibi bende kalbime çakacaktım.yapacaktım bunu gidiyordun çünkü sen..  Özlemlerin şevkinde  gittiğini izleyeceğim aklıma gelmezdi hiç..ve artık gidiyordun sen bir hoşça kal bile demeden? gitmiştin artık sen..kalbimde derin feryadları duyar gibi oldum,gece uyumaz yıldızlara bakışır oldum..  Bir gün dönmeni bekliyorum. Apansız gelmelisin! Bir sabah sen olmalısın uyandığım zaman başucumda. Sabahın ayazında ellerimi tutmalısın. Bütün özlemler dinmeli. Bekleyişler umuda bırakmalı güzellikleri. Kırmızı güller ellerimden düşmeli. Başımı usulca göğsüne yaslamalıyım. Oradaki yalnızlığımda mırıldanışlarını dinlemeliyim kalbinin. Bir alevin yakıcılığı gibi sakladığım bir kaç damla yıldızı bırakmalıyım ellerine. Sensizliğin sessizliğin huzur verici bir nehir alıp götürmeli uzaklara. Özlemlerin kuşattığı umut parıldarken yakamozda, kusursuz sevgimi rüzgarlara teslim etmeliyim. Bu rüzgâr alev alev işlemeli ruhumuza. Beklemiş, hasret dolu zamanlar silinmeli. Güneş bu defa bizim için doğmalı  DENİZ üstünde. Yıldızlar gecenin parıltısını bırakmalı denize. Avuç avuç almalıyız umudu maviden. Kimsesiz bir çocukken büyümeliyim sevginle. Bir kardelene yansımalı içimdeki güzelliğin. Kırmızı güller alev alev yanmalı gecenin içinde. Onlar da bekletilmiş umutları teslim etmeli sessizce... Tüm hasretler, amansız poyrazlara tutulmuş özlemler susmalı. Geçen onca karanlık gecelerin ardından yakamoz yalnızca bizim çıkmalı mavide. İşte o gün sana ulaşacak ve yıldızlar gökyüzünde dans ederken, ellerinden tutup gözyaşlarımı bırakacağım küçük yüreğine. SENİ NE ÇOK SEVDİĞİMİ BU KAĞIDA SIĞDIRMAM İMKANSIZ,KAGIDA MÜREKEPLE SEVGİMİ SERPİYORUM BU DEFA..SON UMUT  KİRİNTİSİNİ RÜZGARLA YOLCULUGA  ÇIKARIYORUM OKUMAN DİLEĞİYLE HOŞÇA KAL
 

Hangi Çağda Yaşıyoruz?

Medeniyet, uygarlık, çağdaşlık, asrilik, muasırlık, modernlik vs. İnsanoğlu zaman zaman, şimdinin gerisinde kalan her şeyi geçmiş olarak niteleyip, sözde geleceğe yatırım yapmak ve geleceğe farklı bakmak adına insan olmanın şanına yaraşan veya yaraşmayan her türlü değişikliği gerçekleştirmeye yönelik adımlar atmış ve attığı adımlar içerisinde insanlığı olumsuz sonuçlara götüren durumlarda da çoğu zaman geçmişi ve geçmişte insan onurunu yüceltmiş olan manevi değerleri suçlamıştır. Atılan adımların neticesi hüsran olunca yapılacak ilk iş suçlayacak birilerini aramak olmamalıydı oysa. Geçmiş, ders almamız için zaman zaman açıp okumamız gereken ve okudukça uzayan, bitmek bilmez sayfaları olan bir kitaptır.Günlük hayatında gerek iki satırlık bir metni okumaktan aciz olan insanların geçmişi okumaya kalkması ve gerekse kütüphaneler dolusu kitaplar okumuş her bilgiye malik olduğunu sanan mütekebbir insanların da hayatı sadece kendi arzu ve istekleri doğrultusunda yaşamaya çalışması ve bu şekilde geçmişi yoklaması, her defasında geleceğe yönelik yanlış adımların atılmasına sebep olmuştur. Atılan her yanlış adım beraberinde ciddi sorunlar doğurmuş; geçmişinden ders almak yerine kendi aklına bağlı kalıp kibirle göğüs kabartan insanların şahsiyetsizliği yüzünden insanoğlu çeşitli sorunlarına çözümler bulmak ve medenileşmek adına atılan her adımda bazen insan dışı, diğer canlılara imrenecek kadar karakteristik boyutta geriye dönük uzun mesafeler katetmiştir! Oysa mesafeler manevi olarak ileriye dönük katedilmeliydi. Bir zamanlar bir takım gelişmelerin sağlanabilmesi için asırların geçmesi gerekliliğini kabul edip sabır ve sebat içinde saniyelerini edeple medeni bir şekilde geçirmeyi bilen erdem sahibi olan insanlar, bugün asırlara bedel gelişmeler karşısında çılgınca koşuşturmacalar içinde medeniyet çıtasının neresinde olduğunu göremeyecek, düşünmek istemeyecek ve düşünmeye vakit bulamayacak kadar kendilerini medeniyet kavramının manevi anlamının dışına sürüklüyorlar. Çağ atladıkça sözde çağdaşlaşıyor insanoğlu. Ne yazık ki medenileşmek de tıpkı diğer kavramlar gibi aslından uzaklaştırılıyor insanlarca. Medenileşmeyi giydiğimiz giysilerden tutun da günlük hayatta kullandığımız her türlü mekanik araç ve gereçlerdeki gelişmişlik düzeyimizle eş değer boyutta irdelemeye kendimizi çok kötü bir şekilde alıştırdık. Manayı bırakıp farkında olarak veya farkında olmadan maddeye taassup düzeyinde bir bağ ile bağlandık. Maddi durumumuzu medenileşmeyi tanımlarken tek ölçüt olarak ele almaya başladık. Hırs, heves, makam tutkusu ve nefsi arzular medenileşme sürecimizi baltalarken biz maneviyatımızda açılan derin yaraların sızısını maddi merhemlerle dindirebileceğimizi sanıyoruz hala. Mevlana?nın asırlar önce yazdığı reçeteyi uygulamayı düşünebilecek zihinlerden her geçen gün biraz daha yoksunlaşıyoruz. İşte Mevlana?nın reçetesi: ?Şu dört kuşun kafalarını kes: Ördek hırstır, horoz ise şehvet, Tavus kuşu gösterişlidir, makamlara heves, Karga nefsindir, kafalarını kes.? Hırs ile ördekleşmek, şehvete kapılıp horozlaşmak, gösteriş müptelası bir tavus kuşu misali makamlara heveslenmek ve nefsin diliyle konuşarak kargalaşmak; kısacası her halükarda hayvanlaşmak? Yaşadığımız çağ, medeniyetin Mevlana?nın maneviyat ikliminin özünden yoksunlaştırılması karşısında bize şu üzücü gerçeği haykırıyor: ?Çağ atladıkça medenileşmesi beklenen insanoğlu her yeni gelen çağda biraz daha hayvanlaşıyor.? Ve ötelerden, Yunus Emre?den gelen bir ses daima çınlatır sağırlaşmış kulaklarımızı:  ?Mal da yalan, mülk de yalan, Var biraz da sen oyalan?   Ama insan gibi oyalan?   Ve unutma şunu sakın, Artık tek dişi yok Medeniyet bildiğin canavarın?

Çok Şeymi İstemiş Olurum?

72 milyon insanımızın‎ 36 milyonu ekmeğini diğer 36 milyonla paylaşsın desem;: çok şeymi istemiş olurum?

TÜRK, KÜRT, LAZ, ÇERKEZ OLAN KİMLİKLERİMİZİN ÖNÜNE İSLAMİ DEĞERLERİMİZ SOFRA KURSA ÇOK ŞEYMİ İSTEMİŞ OLURUM?

ne Güneydoğuda terör, ne batıda ekmeği, yemeği çöpe atan israf olmasın desem çok şeymi istemiş olurum?

ANTALYAYA,İZMİRE İSTANBULA ANKARAYA NASIL TATİLE GİDEBİLİYORSAK, SİİRTE ŞIRNAKA, ERUHA BATMANA ESKORT EŞLİĞİNDE DEĞİL, UZAKLARDAN GELEN TANRI MİSAFİRİ GİBİ KAPISINI İLK ÇALACAĞIMIZ EVDE KONAKLAMAK İSTİYORUM DESEM ÇOK ŞEYMİ İSTEMİŞ OLURUM?

Şırnak kırsalında askere pusu kurmak için değil veya dağında terörist aramak için değil; varsa petrol, varsa altın madeninde çalışmak, varsa iki çift tavşan avlamak isterdim desem; çok şeymi istemiş olurum?

SİYASİ PARTİ LİDERLERİ ÜLKE MESELELERİ İÇİN BİRARAYA GELSE VE HER SİYASİNİN TEK DÜŞÜNCESİ VATANA HİZMET ETMEK OLSA ÇOK ŞEYMİ İSTEMİŞ OLURUM?

CUMHURBAŞKANIMIZ ABDULLAH GÜL VE EŞİ, KEMAL KILIÇDAROĞLU VE EŞİ İLE BİRLİKTE BOĞAZDA BİR BALIK LOKANTASINDA BERABER YEMEK YERKEN, BAŞBAKANIMIZ RECEP TAYYİP ERDOĞAN , GENELKURMAY BAŞKANI NECDET ÖZEL  VE EŞLERİ EMİRGANDA ÇAY BAHÇESİNDE BERABER ÇAY İÇSELER ÇOK ŞEYMİ İSTEMİŞ OLURUM?

Devlet Bahçeli ile Selahattin Demirtaş Şanlı Urfada sıra gecesinde beraber çığ köfte yoğursa fenamı olur desem; çok şeymi istemiş olurum?



TELEVİZYONLARDA ÇOLUK ÇOCUK, GENÇ YAŞLI, KADIN ERKEK İZLEYEBİLECEĞİMİZ FİLMLER, DİZİLER, YARIŞMALAR OLSUN DESEM ÇOK ŞEYMİ İSTEMİŞ OLURUM?

VALİ VE GARNİZON KOMUTANININ, KAYMAKAM, SAVCI VE HAKİMİN CUMA NAMAZLARINDAÖN SAFTA BERABER TEKBİR ALMASINI İSTESEM ÇOK ŞEYMİ İSTEMİŞ OLURUM?

ADI İBRAHİM ADEM ERCAN AYSU AYŞE FATMA HER NE OLURSA OLSUN BİRBİRLERİNİ SEVEN KALPLERİN BİR ÖMÜR BOYU AYNI YASTIKTA KOCAMALARINI İSTESEM ÇOK ŞEYMİ İSTEMİŞ OLURUM?

MEMLEKETİMİZİN HER BİR METREKARESİ CENNET BU CENNETİ HAKETMEK İÇİN GECE GÜNDÜZ ÇALIŞMALIYIZ DESEM ÇOK ŞEYMİ İSTEMİŞ OLURUM?

HERKESİN BAŞINI SOKACAK BİR EVİ, EVİNE EKMEK GÖTÜREBİLECEĞİ BİR İŞİ OLMASINI İSTESEM ÇOK ŞEYMİ İSTEMİŞ OLURUM?

RAMAZANLARDA KABARAN İSLAMİ DUYGULARIMIZIN HER DAİM TAZE KALMASINI İSTESEM ÇOK ŞEYMİ İSTEMİŞ OLURUM?

BİR ANNE VE BABANIN ÇOCUKLARINI NASIL BAKABİLECEĞİNİ DEĞİLDE, DİNİNE DEVLETİNE HİZMET EDEBİLECEK ŞEKİLDE NASIL YETİŞTİREBİLECEĞİNİ DÜŞÜNMESİNİ İSTESEM ÇOK ŞEYMİ İSTEMİŞ OLURUM?

İNSANLARIN KARŞISINDAKİ İNSANLARI ALDIĞI VEYA ALMADIĞI MAAŞA , KAZANDIĞI VEYA KAZANAMADIĞI PARAYA, GİYDİĞİ VEYA GİYEMEDİĞİ URBAYA GÖRE DEĞİLDE, YARATILANI SEVERİM YARATANDAN ÖTÜRÜ DİYEREK HÖŞGÖRÜ SEVGİ VE SAYGI ÇERÇEVESİNDE DEĞERLENDİRMESİNİ İSTESEM ÇOK ŞEYMİ İSTEMİŞ OLURUM?


Velhasılı

ÖLÜMÜN BİZE BİR NEFES KADAR YAKIN OLDUĞU ŞU KÜÇÜCÜK DÜNYAMIZDA ÖNCE İNSAN, ÖNCE İNSAN, ÖNCE İNSAN OLMAMIZI İSTESEM ÇOK ŞEYMİ İSTEMİŞ OLURUM?
 

Kurban Bayramı Tebrik Mesajları

Bugün Kurban Bayramı, kurbanlar kesilecek sevap niyetiyle etler dağıtılacak herkese. Yürekler bir olacak gönüllere kilitlenecek. Gökler rahmet bereketiyle yağmurlar boşaltacak yeryüzüne. Bugün hepimizin yüreği şenlenip bayram sevinciyle coşacak. Hepimizin Kurban Bayramı kutlu olsun.
 
Bayramlar berekettir, umuttur, özlemdir. Yarınlar niyettir. Kestiğiniz kurban ve dualarınız kabul olsun, sevdikleriniz hep sizinle olsun.. Kurban Bayramınız mübarek olsun.
 
Varlığı ebedi olan, merhamet sahibi, adaletli Yüce Allah kendisine dua edenleri geri çevirmez. Dualarınızın Rabbin yüce katına iletilmesine vesile olan Kurban Bayramınız mübarek olsun.
 
Bugün sevinç günü, kederleri bir yana bırakıp mutlu olalım. Kurban Bayramını doya doya yaşayalım. Hayırlı bayramlar! Her şeye kadir olan Yüce Allah, bizleri, doğru yoldan ve sevdiklerimizden ayırmasın!
 
Hep bir arada, sevgi dolu ve huzurlu nice bayramlar geçirmek dileğiyle, Kurban Bayramınız kutlu olsun! Allah tüm inananlara nice huzurlu, bereketli bayramlar nasip etsin.
 
Allahın rahmeti üzerine olsun. Sana gelen her iyilik Allah’tandır, bütün kötülükler nefsindendir. Mekanın cennet, yuvan huzurlu, kalbin Allah ile dolu bayramın mübarek olsun.
 
Güzellik, birlik, beraberlik dolu, her zaman bir öncekinden daha güzel ve mutlu bir Kurban Bayramı diliyoruz.
 
Söz: Nimetlerin en iyisi çalışarak kazanılan, arkadaşların en iyisi de Allahı hatırlatandır. Kurban Bayramınız Mübarek olsun…
 
Gecenin güzel yüzü yüreğine dokunsun, kabuslar senden uzakta, melekler başucunda olsun, güneş öyle bir geceye doğsun ki duaların kabul, Kurban Bayramın mübarek olsun…
 
Bu mutlu günde, güzel insanlara, özel insanlara, hani vazgeçemediklerimize, sevgilerimizi, saygılarımızı, dualarımızı gönderiyoruz. Her gününüz bir bayram olsun..
 
Güzellik, birlik, beraberlik dolu, her zaman bir öncekinden daha güzel ve mutlu bir Kurban Bayramı diliyoruz. Büyüklerimizin ellerinden küçüklerimizin gözlerinden öpüyoruz.
 
Kurban Bayramınız kutlu, yüreğiniz umutlu, umutlarınız atlı, sevdanız kanatlı, mutluluğunuz katli, sofranız tatlı, mekânınız tahtlı, ömrünüz bahtlı olsun…
 
Mutluluğun Türkiye enflasyonu kadar yüksek, üzüntün memur maaşı kadar az, geleceğin ise Demirel’in kafası kadar parlak olsun, Kurban Bayramın mübarek olsun!
 
Hayır kapılarının sonuna kadar açık, kaza ve belaların bertaraf olduğu Kurban Bayramının, yaşadığınız tüm sorunları alıp götürmesi dileğiyle..
 
Yüreğine damla damla umut, günlerine bin tatlı mutluluk dolsun. Sevdiklerin hep yanında olsun, yüzün ve gülün hiç solmasın. Kurban Bayramın kutlu olsun…
 
Dostluğu, sevgiyi ve geleceği.. Hüznümüzü, acımızı, yalnızlığımızı paylaştığımız; birlik ve beraberliğimizi, kardeşlik ve dostluğumuzu en sıcak şekilde hissedeceğimiz Kurban Bayramınızı tebrik eder, mutluluklar dilerim.
 
Kalpler vardır sevgiyi paylaşmak için, insanlar vardır yalnız kalmamak için, bayramlar vardır dostluğu paylaşmak için… Kurban Bayramınız kutlu olsun.
 
Gecenin güzel yüzü yüreğine dokunsun, kabuslar senden uzakta, melekler başucunda olsun, güneş öyle bir geceye doğsun ki duaların kabul, Kurban Bayramın mübarek olsun…
 
Bir avuç dua, bir kucak sevgi, sıcak bir mesaj kapatır mesafeleri, birleştirir gönülleri, bir sıcak gülümseme, bir ufak hediye daha da yaklaştırır bizi birbirimize. Nice Kurban Bayramlarına…
 
Kardeşliğin doğduğu, sevgilerin birleştiği, belki durgun, belki yorgun, yine de mutlu, yine de umutlu, yine de sevgi dolu nice Kurban Bayramlarına..
 
Her ilkbaharda gelinciklerin en güzel başlangıçları müjdelemesi gibi, bu bayramın da sana ve ailene mutluluk ve neşe getirmesi dileğimle Kurban Bayramını kutluyorum…
 
Küskünlerin barıştığı, sevenlerin bir araya geldiği, rahmet ve şefkat dolu günlerin en değerlilerinden olan Kurban Bayramınız kutlu olsun.
 
Bir bayram gülüşü savur göklere, eski zamanlara gülücükler getirsin, öyle içten öyle samimi, gözyaşlarını bile tebessüme çevirsin. İyi bayramlar!
 
Damağınızı, ruhunuzu ve çevrenizi tatlandıran, gerçekten güzel ve bereketli bir Kurban Bayramı dileriz.
 
Benim ömrümde ırmaklar vardır, sularında hayallerimi yüzdürdüğüm, benim ömrümde sevdiklerim vardır, bayramlar ayrı geçince üzüldüğüm. Kurban Bayramınız Kutlu Olsun
 

İkiz(Êkîz) Köy

ÊKIZ (İKİZ) KÖY…
   
    Her ilin ilçelerindeki köyler(KÖY: Kalkınmada Öncelikli Yöreler) birer garip insan gibi gariptirler… Gariptirler, çünkü bir babanın ikinci evladı kadar itibar göremez bir köy… Ancak bir seçim olacaksa değeri olduğunu kendisine söylenir. Çünkü kalkınmanın ilk önce kendisine özel olduğunu herkes bilir(!). Ve akabinde, bildiğiniz gibi, yine eski hali: Kendi tozuyla, kendi toprağıyla yalnızlığa mahkûm edilmek. Ancak bazı köyler müstesna tabi… Neyse biz mevzu olduğumuz köye dönelim. İkiz köy…
   
    Şanlıurfa’nın Bozova ilçesinin bir köyü… Köy, Bozova’nın güneyinin bir derece batısına düşer… Aynı zamanda Şanlıurfa’ya varmadan başlayan İpek Yolu’nun kestirmesinden–Taşlıhöyük(Taşlûk) Köyü’nden itibaren- itibaren yirmi kilometre uzaklıktan sizi karşılar. Uydu görüntülerinden de görebilirsiniz. Fakat o kadar net değil tabi. Ancak uydudan yolunuzu kaybetmezsinizJ.
   
    ÖZ GEÇMİŞİ
   
    Köy, bir Kürd köyü olup Bêksî ( Türkçede Baziki aşireti olarak geçer) aşiretine mensup, muhtelif kabilelerinden oluşmaktadır. Başlıca kabileler şunlardır: Mıskôzi, Malê Êli Ûse, Malâ Beyrê, Malê Êli Şêğe. Kürdçede mal, ev demektir. –â,-ê eki geldiğinde aile anlamını taşır. Bazı kabileler isim olarak babadan oğla geçtiğinden “malâ” kelimesi aile sıfatından çıkıp, kabilenin sıfatı olur. Örneğin Malâ Êli Ûse derken, Ûse oğlu Êli’nin (Yusuf oğlu Ali) ailesinden oluşan kabile demek oluyor.
   
    Bêskî aşiretinin kökü Kêjan aşiretine dayanmaktadır. Kêjan aşireti, Şanlıurfa’nın(Ruha) Siverek(Swêrek) İlçesi ve Diyarbakır(Âmed) bölgesine mensup bir aşirettir. Zaten Siverek daha önceleri Diyarbakır’a bağlıydı. Kêjan aşireti geçimi bêrı ile yapmaktaydı(bêrı: Yaylalardan yaylalara dolaşarak, hayvancılıkla geçinmektir. Bêrı olduğunda hayvanlar yerleşim alanına gelmez. Daim yaylada kalır. Bunun için bir çoban tayin edilir. Ya da hayvanı olan aileler, sırayla nöbetleşirler.). Halen bazı Kêjan kabileleri bêrı’yi devam etmektedir.
   
    Fırat Nehrinin doğusuna yerleşen Kêjan aşiretine mensup bazı kabileleri zamanla çoğalarak Bêksî aşiretini oluştururlar. Fırat nehri ile aralarında sadece Ermeni kökenli Osmanlı vatandaşları bulunmaktadır. Osmanlı döneminde Şanlıurfa’ya göç eden Türkmen insanlarıyla kaynaşan Ermeni insanların kısmı, zamanla Müslümanlığı benimseyip Müslüman oldular. Müslüman olmayan Ermeniler ise kurtuluş savaşının tarihine tanıklık ederek göç etmek zorunda kaldılar. Kalan Türkmen ve Ermeni insanları, Şanlıurfa’nın Halfeti (Xelfetî) ilçesinin merkezinde ve belli köylerinde yaşamını dostluk çerçevesinde sürdürmektedir halen. Neyse Êkız Köyünden kopmayalım…
   
    MEZRALARI
   
    Êkız köyün mezraları, dört köyden oluşmaktadır. Şu şekilde sıralayabiliriz bu mezraları: Bêrgennî-Banûk da denilir-(Erişir), Tâmılç(Damlıca), Açêr(Açar). Mezra, aynı aşiretten olup, fakat farklı kabilelerden oluşan küçük bir toplumun, köyün birkaç kilometre uzaklığına yerleşmesidir. Bazen tek bir kabileden oluşan yerleşme de olur.
   
    İkiz’de bu vaka -Hêmi Êlmasta kabilesi oluşan- Açêr köyünde görülmektedir. Tâmılç ve Bânûk köyleri ise farklı kabilelere mensuptur.
   
    NÜFUSU
   
    Êkız, 2009’da yapılan son resmi nüfus sayımına göre 600-650 arası kişiden oluşmaktadır. Fakat akabindeki yıllarda şehir merkezlerinde yaşayan ailelerin köye geriye göçü başlatması ve çok sayıda yapılan yeni evliliklerden dolayı nüfus sayısında artış gözlenebilmektedir. Yeni bir nüfus sayımında bu sayı 1000 civarlarında gözlenebilir. Ancak geri göçü yapan insanların ikametgâhları yaşadıkları şehirde olduğundan, resmi sayımda onların sayısı Êkız’de gösterilmemektedir. 1986 ile 1988 yılları arasında yeni doğum sayısında bir fetret dönemi yaşanılır.
   
    Fakat bu uzun sürmez ve 1988’den sonra yeni doğum sayısında beklenin üstünde artış gözlendi. Bu artış ile yaş ortalamasının rakamında küçülme oldu. Köy daha gençleşti.
   
    GEÇİM KAYNAĞI VE TARIM
   
    Bêksî aşireti, yayla için Fırat’ın doğusuna gelmesiyle yerleşik hayata adım atarlar. Ama bazı kabileler 1980’e kadar bêrıyi devam ettirmiştir. Bêriyi devam eden bu bazı ailelerin köyde yine sabit bir evleri vardı. Hem göçebe, hem de yerleşik hayat yaşıyorlardı yani. Ancak 1980’den sonra yerleşik hayata kesin geçmeleriyle, ekonomik durumları iyiye doğru yol alır.
   
    1980 yılı, köy için bir dönüm noktası denilebilir aslında. 1980’den önce sadece ekip-biçme uğraşan köyün ahalisi, 1980’den sonra yoğun bir şekilde meyve ekme sistemine geçer. Ama bazı aileler hem meyve ile hem de ekip-biçme ile halen uğraşmaktadır. Daha önceleri arpa, buğday, mercimek, nohut gibi killer gıdalarını ekip biçer köy halkı; sonrasında fıstık, üzüm, erik, kaysı, badem gibi meyvelerle uğraşlarını devam ettikleri gözlenmektedir.
   
    Fıstık, bir meyve çeşidi değildir aslında. Tüccarlara göre kuru yemişgillerdendir. 1980 ile 2000 yılları arasında ekonomik durumlarını büyük bir dereceden etkileyen keber (kapari) bitkisi de göze çarpmaktadır. Keber kendiliğinde yetişen bir bitkidir. Tomurcukları çiçek olmadan toplanır ve tuzlu suda bekletilir ki kuruyup heder olmasın diye. Keber, ilaç sektöründe büyük rol oynamaktadır. Fakat Suriye’den Türkiye’ye gelen ucuz keber, bu bölgedeki keber değerini düşürüp, 2000 yılından sonra ekonomi etkenden çıkmaktadır. Ama 2000’den sonra sadece çocukların uğraşı olabilmektedir. Ancak köy halkının ekonomik geçiminin %75’ini fıstık oluşturmaktadır. Geri kalan kısmını buğday, arpa, mercimek ve kısmen de olsa nohut. Erik ve badem ekonomik durumdan çıkıp sadece ahalinin kışlığı olarak kalmaktadır. Fıstığın Türkiye’de yoğun bir şekilde tüketilmesi, fıstığın değerini artırmıştır. Değeri artan fıstık diğer geçim kaynaklarını geride bırakmıştır. Ve halen piyasada Antep fıstığı diye geçen fıstık, aslında Êkız Köyünün olduğu bölgede yetiştirilmektedir. Bu bölge Gaziantep ilinin Nizip ilçesine yakın bir bölgedir. Bölge aynı zamanda Şanlıurfa merkezine uzak… Batı ticaretine yakın olan Nizip pazarlaması, daha ekonomik olduğundan, fıstık yetiştiriciler fıstık ürününü Nizip’te pazarlarlar. Ve batıda Antep’in damgasını taşıyan fıstık, “Antep fıstığı” adını alır. Enteresan şu ki, Nizip’teki pazarlamacılar( komisyoncular) hepsi Ş.Urfalıdırlar. Birkaç tanesi hariç…
   
    Geçmişten beri gelen köy mutfağının geçim şekli, halen kendini muhafaza edebilmektedir. Tamamen olmasa da, %100’ne yakın. Kendi sebzelerini kendileri yetiştirir. Ancak teknolojinin gelişmesiyle, hormonlu ürünler köylere de ulaşmış bulunmaktadır. Hormonunla bire katbekatı yetişen sebzenin ekonomik boyutunu da ucuzlatmıştır. Bu sebeple kendi yetiştirme sistemi, yani doğallık, ekonomik açıdan pahalıya mal olunduğu görülmektedir. Ve haliyle ahali de hormonlu sebzeye yönelerek, yetiştirme sisteminden kopmuş durumda. Fakat stresten uzak kalmak kişiler, sebze ekmekten vazgeçmedikleri gözden kaçmıyor.
   
    Gelişen teknoloji, tarım alanında da köy için bir çığır açmıştır. Daha öncesinde köyde belli kişiler ( ağalık sisteminden gelen) makineli araçlara sahipti. Ancak gelişen teknoloji ve kişi başına düşen gelirin artma sayesinde her evin önünde en az bir makineli tarım aracı görmekteyiz. Ve böylece ekili alan arttı. Ancak artan ekili alan, yayla sayısını azalttı ve haliyle azalan yayla alanı küçükbaş hayvan yetiştirmenin sıkıntısını getirdi. Böylece halk az hayvanla çok ürün alma yollarını aramak zorunda kaldı. Tabi bunun yanı sıra, küçükbaş hayvanların çobanlılığı için yaşları 7 ile 20 arasında değişen genç nüfus okumaktadır. Hal böyle olunca az hayvanla çok ürün, zorunlu hale geldi diyebiliriz. Ancak bu durun pek karışıklık çıkarttığını söylemeyebiliriz. Çünkü ahali çözümünü bulmuştu. Ve her ev, küçükbaş hayvanları yerine büyükbaş hayvan yetiştirmeye başladı. Büyükbaş hayvanın bakımı daha zordur, ancak bir büyükbaş hayvanı yetiştirmek, sayısı 20 ile 30 arası olan küçükbaş hayvanlarını yetiştirmekten daha kolaydır. Böylece, bir iki aile hariç, köy ahalisi büyükbaş hayvan yetiştirmeye geçmiştir.
   
    EĞİTİM
   
    Êkız köyünde okuma oranı, gelişen teknoloji ile doğru orantılı artmaktadır. 1960-75 arası doğumlu kişilerin okuma ve yazma oranı %98 civarında göstermektedir. 1960 öncesi okuma-yazma durumu %50’nin altındadır. Doğum yılı günümüze yaklaştıkça, okuma-yazma bilenlerin oranı %100’ü daha rahat gösterebiliyor. Biraz uzaklaştıkça( yani 1975-90 arası) oranın düşebiliyor; nedeni, köyde sadece ilkokulun( yani ilkokul 1’inci sınıftan 5’inci sınıfa kadar -‘Birleştirilmiş Sınıflar sistemi’-) var olmasıdır. 1995’te en yakın kasabada( 1km uzaklıkta Kênewşer-Şanlıavşar-) ortaokulun açılması eğitime eğilim arttı. Çünkü daha öncesinde liseyi okumak için çeşitli şehir merkezlerine gitmek zorunda kalıyorlardı. Bu hal ekonomik açıdan zor olduğundan, ilkokulu okuyup, ekonomik durumu olmayanlar köyde kalmakla yetiniyorlardı. Ve kasabada açılan ortaokul sayesinde bölgede yeni doğan çocuklar için, “şanslı” sıfatı kullanılmaya başlandı.
   
    Okuma azmine sahip bölge insanı okudukça, okuma hedefleri de artı. Daha önce üniversitenin ne olduğunu bilmeyen liseye kadar gelmiş öğrenciler, üniversite kapılarını çalmalarıyla yeni yeni hedefleri, kendilerinden öncekilere anlatmaya başladılar. Ve böylece Êkız için eğitim alanında yeni bir dönem başladı. Üniversite okuma sayısındaki artışla birlikte, genç nüfusu kendi içinde hapsedemeyen Êkız, geçlerin şehir merkezlerinde hayatlarını sürdürmeyi engelleyemedi. Üniversiteye açılan gençler muhtelif alanlarda kendilerini göstermeyi başardılar. Bazı alanları şöyle sıralayabiliriz: öğretmen, mühendis, doktor, kıdemli asker, hukuk... vd.
   
    Birer aydın kimliğini kazanan gençler köyün kalkınmasında da öncülük yaptıklarını icraatlarıyla görebiliyoruz. Köyden mesul devlet organının kapısının eşiğini aşındıran okumuş gençler, köyde yeni değişiklikler yapmayı başardılar. Örneğin; eskimiş köy okulunun yenilenmesi, su şebekesi sistemi… vd.
   
    Okuma oranın artmasıyla ideolojileri de artan gençler, şehir merkezlerinden sonra yurt dışına da gitmeye başladılar. Bu sayı 2000’den sonra arttı.
   
   
   
   
   
    SAĞLIK
   
    Köyün herhangi bir sağlık ocağı yoktur. Ancak en yakın kasabada(Kênewşer) bir sağlık ocağı bulunmaktadır.
   
    1990’a kadar sağlık alanında, köy ebeleri ve köy hekimi ( köy ebesi ve köy hekimi köyün halkından belli kişilerden oluşmaktadır) aktif rol oynamaktadır. Gelişen teknoloji her alanda etkili olduğu gibi, sağlık alanında da etkili olmuştur. 1990’dan sonra ulaşım araçlarına sahip olmaya başlayan ahali, artık sağlık sorunları için şehir merkezlerine gitmeye başlamıştır. Daha öncesinde şehir merkezlerine giden köy postalarıyla hasta taşımanın zor olması nedeniyle, sağlık konusunda köy postaları pek önem görememiştir. Hasta kişiler köy ebesi ve hekime götürülmüştür. Ancak okuyan kesimin artmasıyla, hastaların köy ebesi ve hekimine götürülmesinin yanlış olduğu anlayışını benimsedi köy ahalisi. Tabi köyde durumlar böyle yaşanılırken, kasabadaki sağlık ocağının durumu da paralel olarak arttığı gözlenebilmektedir. Sağlık ocağının durumunun iyiye gitmesi, köydeki sağlık sorunlarının hafifletmesinde aktif oynadığını da söyleyebiliyoruz.1990-95’e kadar kerpiç evlerin görüldüğü köyde, 1995’ten sonra, kerpiç evlerin yerini betonarme evlere bıraktığını görülmektedir. Sağlık alanında, bu yer değişikliği büyük bir önemli yer edinmiştir. Ve temizlik konusunda köy ahalisi ilerlemekle sağlık sorunlarını azaltmıştır.
   
    DİNİ
   
    Köy ahalisinin tamamı Müslüman kesiminden oluşmaktadır. Yani köy bir Müslüman köydür.
   
    Köy bir Kürd köyü olduğundan, atalarının dini de Zerdüştlüktü. Ama M.S. 600 yılında, dönemin Müslüman halifesi olan Hz. Ömer’in ordusu ile tanışan Kürd’ler Müslümanlığı benimseyerek, %100’e yakın kesimi Müslüman oldu. Ancak dağlarda yaşayan bazı Kürdler, kendi dinini yaşamaya devam etmişler. Şimdilerde Zerdüşt dinine ait bazı motifleri görmek mümkündür.
   
    Êkız köyünde de bu motifleri görebiliriz. Ancak sayısı parmakla sayılabilecek durumda. Ve yok olmaya yüz tutmuşlar.
   
    Köyde inşaatı devam etmekte olan bir camileri var… Mezralarından sadece Bêrgennî’de bir camileri vardır. Ve halk Cuma namazlarını kasabadaki camilerde eda etmektedir. Ramazan aylarda ise eskiden, 1990’dan önce, bir imamla anlaşır ve öylece Ramazan aylarını yaşarlardı. Ancak bu durum da sonra değişti. İmamla anlaşma yapmaya gereksinimini duymadılar. Çünkü okuyan gençlerinden birinin önderliğiyle Ramazan aylarını geçirmeye başladılar.
   
    Köy halkı mübarek gün ve gecelere önem vermektedir. Ve bu gecelerde Bîşe (Müjver) dağıtılır. Ancak bu gelenek son zamanlarda yerini şeker dağıtmaya başlamıştır.
   
    Ramazan ve Kurban bayramlarında, kasabada bayram namazı kılındıktan sonra, köy ahalisi birbiriyle bayramlaşmalarını ev ev gezerek topluca yapmaktadır. Küs olan varsa barışır ve böylece güzel bir atmosfer oluşmaktadır.
   
    SOSYAL YAŞAM
   
    Teknolojinin gelişmesiyle evlere giren televizyon, radyo gibi araçlar, sosyal alanda da kısıtlamalara yol açmıştır. Kısıtlamalar yapan teknoloji, yeni şeyleri de beraberinde getirdi tabi. Örneğin köy ahalisinin gezileri düzenlemesi gibi…
   
    Köyün ahalisi akşamları köy büyüğünün olduğu odada toplanır ve güzel vakitler geçirirler. Son dönemlerde köyde yaşı ilerli zatlar kalmayınca, köy ahalisi her akşam farklı bir yerde toplanmaya başladılar. Köyün yaş ortalaması genç nüfusa kaydığından, akşamları daha eğlenceli aktiviteler yapılmaya başladı. Daha önceleri dengbêjlerin köyün büyüklerine verdikleri belağatlı edebiyat ziyafetinden dolayı, herkese söz hakkı ve şaka yapma toleransı tanınmıyordu. Ama genç nüfusun artmasıyla bu ortadan kendiliğinden silindi.
   

    Gecelerde toplanan köy ahalisi çeşitli oyunlar oynarlar. Bazen dengêj sıfatındaki insanları ortama çağırırlar. Dengbêjler canı isterse ortamlara giderler. Yoksa her çağıranın çağırmasına riayet etmezler. Şayet köyün ileri gelmişleri varsa ve dengbêjin ortamda belağatlı edebiyat yapmasını istiyorsa, önce denbêje bir ziyafet hazırlar ve kibarca kaydırmış olur. Bu tür davetlere ise dengbêjler tebessümle karşılarlar. Aslında onlarında canı seslenmek ister ortamlarda ancak kendilerin bulunduğu mevkisinin ciddiyetini koruma zorunluluğu hissederler.
 

Yeni Şeyler Söylemek Lazım-Şiir Programı

 

 

Uğur Işılak ve Serdar Tuncer’in sunumuyla yeni yayın dönemine dopdolu giren Yeni  Şeyler Söylemek Lazım adlı kültür – sanat programının bu haftaki konukları Hasan Kaçan ve Kadir Çöpdemir’di.

Geçtiğimiz yayın döneminde 13 program olarak anlaştıkları TRT ile, programın çok talep görmesinden dolayı yeni yayın döneminde de tekrar anla
şma sağladılar ve bu programı izleyiciyle tekrar buluşturdular. Dekorlarıyla, muhabbetleriyle, kültür ve sanata popüler tarzın dışında değinerek, magazinden sıkılıp yeni şeyler arayanların en çok izlediği program haline geldi. Farklı dekoruyla farklı bir tarzı olan stüdyoda, divan şiirinden halk şiirine, edebiyatın ve sanatın inceliklerine dair her şey konuşuluyor. Uğur Işılak’ın şiirlerinden oluşan besteleri ve Serdar Tuncer’in tok sesiyle okuduğu şiirler, programın ağırlığına ağırlık katıyor. Kiminle konuşursak konuşalım buna ihtiyacın olduğunu söylüyorlar. TRT’nin artık o sıkıcı atmosferi dağılmış, yerine sözü gediğine oturtan iki sanatçının gelmesinden dolayı yepyeni bir atmosfer oluşmuş. Programın ismi Hz. Mevlana’nın sözü, programın içeriği Hz. Mevlana ve Necip Fazıl Kısakürek gibi isimlerin düşüncelerinden yola çıkarak hazırlanıyor. Ekrana dalmış, programı izlerken her an kameranın önüne bir üstadın şiirine denk gelebiliyorsunuz. Şiirlerden oluşmuş bir stüdyo daha önce hiç olmamıştı.

Nazım Hikmet’in Tahir İle Zühre’si programa konuk oldu

Programda okunan şiirler sadece kulağımıza belli bir ritm aksettirmiyor. Okunan şiirler bağnaz yapılardan kurtulmuş, Necip Fazıl’dan sonra Nazım Hikmet’e de büyük şair gözüyle bakan bir İslamcının, Tahir ile Zühre isimli ünlü şiiri okuması bütün gönülleri okşadı.

Uğur Işılak hayranlarına süpriz

Programda Uğur Işılak hayranları da büyük süpriz yaşadı. Işılak’ın daha önce hiç bir yerde okumadığı “Ey Yolcu” isimli şarkısı, sevenlerine kış hediyesi niyetiyle geldi.

Sıra Dışı’nın Turgay Güler’inden Mesaj

Geçen Uğur Işılak hakkında yaptığım özel haberin ardından, Işılak’ın defalarca programına konuk olduğu ve programına konuk ettiği Turgay Güler’den mesaj geldi. “TRT de böyle isimleri görmek bizleri sevindiriyor. Yeni kanalda da zevkle seyredeceğimiz programlar yapacaktır. Kendisine başarılar” diyerek, programa beğenisini dile getirdi.


 
 
 

Geri kalmış ülkelerin geride bırakılanları

Geri Kalmış Ülkelerin Geride Bırakılanları

 

İlk doğduğu gün

Bir kızın oldu dediğinde ebe

Önce anne dışladı kızını

Bakamadı eşinin gözlerine

Eşine ihanet etmişti doğuramamıştı bir erkek çocuğu

Eşi kurtulduğuna, çocuğunun sağlıklı doğduğuna sevinmemiş

Kızım oldu diyerek,  böbürlenip gezemeyeceği için.

Bir müddet ismi bile konmaz, belki ölür diye

Ölmez tabi ismini Sırma koyarlar.

Amcaoğluna beşik kertmesi  

Yapılır Sırma.

Çünkü aynı günlerde amcasının da bir oğlu olmuştur

Şirin olur kız çocuğu sevdirir kendini

Birazda

                 Şımartılır

Duyguyla acı ile işlenir.

Sırmada biraz utangaç, azda şımarık

Okul yaşı gelip çatınca

Sırmada bazı akranları gibi

Okula gitmeye hazırlanır.

Baba direnir

Kızım Okula gitmeyecek

Sırma itiraz edecek olur

Laf dinle genç kız oldun nerdeyse

Hala itiraz ediyorsun babana.

Anne bazen aracı

Bazen kızından yana görünür

Eşiyle arası bozulmasın diye.

Sırma bayılır ayılır kendini yerlere atar ama nafile 

Son söz söylenmiştir gönderilmez Sırma okula.        

Birçoğu okulu göremez okutulmaz

Görse de okuyamaz

Sırmada okula gidemeyenlerden

Sırma artık bir genç kız olmuştur onlara göre

On yaşına geldiğinde başlar görücüler gelmeye

Genç kızdır artık o açtırılmaz saçının ucu

ya görürde bir şey söylerse.

 biri dokunursa eline.

Namusudur ailenin kimse bakamaz yüzüne

El süremez saçının bir tek teline.

Baba alır erkek çocuklarını karşısına böbürlenerek

Oğlum benden sonra bu evin namusu sizden sorulur

Bu evin erkeği sizsiniz.

Anada onun yanında yani babaya başyardımcı  

Kızım Sırma sende akıllı ol çıkma kardeşlerinin sözünden

nedense hep namus bayanlarda.

Ama hep erkeklerden sorulur

Sırma on ikisine geldiğimde amcaoğluna

Nişanlı ya doğduğunda.

Hemen baş göz edilir.

Amcasının oğlu bir evin tek erkek çocuğudur

Sırma on beşine bastığında anne olur

Bir kız çocuğu dünyaya getirir

Ve kaynata, oğlu tek

Çok torunu olmalı

Evi kalabalık

Neslini sürdürecek torunlar doğmalı

Baba ocağı bu dumanı tütmeli

Sırma hem çok genç hem çok cahil

Ama hamarat, kaynata istiyor ya

Peş peşe tam altı çocuk

Kaynata bir trafik kazası geçirir

Ve ölür

Kaynana kocasını kaybettiğinden

Yaşadığı toprakları

Terk eder hep beraber

İstanbullun yolu tutulur

İstanbul’a gelinen ilk yıllar

Sırma bir fabrikaya girer eşiyse başka bir işe

Kaynanada evde çocuklara bakar

İkinci yıl Sırma rahatsızlanır hastane doktor dolaşır

Ve acı gerçeği öğrenir sırma

Gırtlak kanseri olduğunu söyler doktoru

Kendisine iyi bakması gerektiğini

Aksi takdirde hiçte iyi olmayacağını anlatır

Sırma eve geldiğinde derdini anlatmaya çalışsa da

Ne dinleyeni nede anlayan bir yoktur evde

Sırma tüm derdini kimsesizliğini içine atar saklar yüreğinin derinliklerinde

Koskoca şehirde baş başa kalmıştır çocukları

Kendisi ve hastalığı…

Eşi de artık eve her gün ya geç gelmekte yâda gelmemekte

Sırma nerdesin diye sormak istese de eşine

Kaynana şiddetle karşı çıkar.

Erkektir o kızım gelir

Sırma birkaç kez hasta olduğunu anlatmayı denese de duymaz bile kocası

Sırma bu defada sevgi dilini kullanmak ister

Çocukların seni çok seviyor ve özlüyor bende seni çok seviyorum

Ama nafile her geçen gün biraz daha geç gelir

 Veya hiç gelmez eve

Başka kadınlarla gezip tozduğunu söyler komşuları

Ama sırma bir türlü inanmak istemez

En son oğlu babasını başka bir kadınla gördüğünü söyleyince

Söyleyecek pek bir şeyi kalmaz babanın

Olay ortaya çıkar ve sırma o hasta haliyle dövülür, sokağa atılır

Kaynanasının araya girmesiyle

Sırma o geçe dışarıda kalmaktan kurtulur

Kocası

o günden sonra bir daha da eve gelmez

Koca eve gelmeyince sırmanın kaynanası da köyün yolunu tutar

Tekrardan köyüne geri döner

Sırma hem işsiz hem hasta altı küçük çocukla baş başa kalır

Birkaç ay sonra kirasını ödeyemediği için

Ev sahibi sırmadan kiralarını istediğinde

Sırmanın ne verecek parası ne de direnecek gücü kalmıştır

Sırma ve çocukları kendilerini sokakta bulurlar

O hasta haliyle parklarda yatmaya başlarlar

Sırma birkaç kez eşini aramayı dener bulurda

Ama her görüşünde kocasının kendisinin de

Çok çaresiz olduğunu

Yapacağı hiç bir şeyinin olmadığını söyler

Ve başlar sokak maceraları

Sırma ve altı çocuğu bir müddet parklarda sokaklarda yatar kalkar her geçen gün

Sırmanın gücü gitgide tükenmektedir

Sırma 27 yaşında hasta terk edilmiş ve altı çocuk annesi üstelik parklar evi

Ta ki duyarlı bir vatandaşın bunları görüp yardım elini uzatıncaya kadar

Şişli belediyesinden kalacak yer ve sıcak aş ev sözü alınır böylelikle aile şimdilik sokakta kalmaktan kurtulmuş olur.

 

Belki ben bu dizeleri karaladığım an bile binlerce çocuk ağlıyor aç diye

Belki siz bu dizeleri okuduğunuz an bile binlerce anne ağlıyor çocuğundan ayrı acılı diye.

Belki bir baba ağlıyor bu dünya nereye niye bunlar niye böyle diye

Bu kimsesiz insanlar bu çocuklar bu analar

Hep birilerinin kendilerine sahip çıkıp sokaklardan kurtarmasını mı beklemeli?

Veya

Binlerce kimsesiz sokak çocuğunun

Sokaklarda yaşamaları kendi zaaflarımı?

Veya zaman günahkârlarımı?

Yahut ta bizlerin günahımı?

Acaba

Biz mi çocuklarımıza görmediğimiz sevgiyi,

Yaşadığımız sevgisizliği verdik?

Yahut ta

Sokakta yaşatarak aç açıkta umutsuz ve mutsuz

Asıl önemlisi sevgisiz olarak

Onlar suç işlediğinde kimlerin yüzleri kızarmış olması gerekecek

Onların mı yoksa bizlerin mi?

Yani onları bu dünyaya getirenlerin mi ?

Veya bu dünyanın tüm insanlarının mı ?

Geri kalmış ülkelerin

Geride bırakılanları

Evde ağır işçilik

Tarlada fabrikada çalışanı

Acıları tel tel acı yumağından örüleni anneler

Doğurganları

Ağlayanı ağlatılanı anneler.

Geri kalmış ülke derken

Amerika da dahi hala

Sömürülen

Dövülen anneler.

Bu dünyanın hamuru,

Bu dünyanın çamuru

Hala sizin sizin elinizde anneler..
 

SÜRÜKLENEN HAYALLER

 

        Yerden bir hayli yüksek, kartal seslerinin nehir sularına karıştığı, yazı soğuk, kışı sıcak bir dağdaki masmavi gölde başlar hayat. Nehir gibi akar gider yıllar. Dalga sesleri yüreğime karışır ve kalbim her vurduğunda bir tsunami, gözümde saklanan sahilleri sular altında bırakır. Bazen bembeyaz bulutlar yardım eder kar tanesine. Bazen de gökyüzüm masmavi olur ve güneşi engelleyen tek bir bulut geçer önüme. Hiç bulutun olmadığı, güneşin sarısının gözlerime vurup onları kızıla boyadığı olur bazen. Bir buluta hasret duyar bedenim ve ellerim dağın arkasındaki kara bulutlar için zorla tırmanmaya çalışır yüreğine gönlümün sahte prensesinin. Israrla karanlığı, yağmuru ister gözlerime yansıyan kalbim. Yalnızlığı hayal ederken beynim, bedenim ona eşlik eder ve sevgilisi olur karanlıkla dost olan güneşim. Arkadaşımın üzerine doğar ve içindeki aşkı dışarı çıkarmaya çalışır. Bana hiç dokunmaz çünkü bilir benim aşkımın karanlıkta saklı olduğunu ve karanlığın en yakın arkadaşım olduğunu.

        Küçücük bir umuttur, yatalak yatağımın yanı başında durup açılan pencereyle içeri giren rüzgar ve bir tutam gökyüzü getirmiştir bana bulutlarda saklanmış. Saçlarıma yansıtmış rengini önce ve temizlemiş sonra güneşin sarısıyla ağartarak bütün dertlerimi. Onlar silinmedi hayatımdan ama biliyorum ki üstü kapalı kalmış bir tohum çukurunda, bedenimin güneşle kuruduğu yerde yani toprakta başka bir fidanla tekrar doğacak içimdeki bu aşk. Son kez budanan gövdemin çatırtılarını çok iyi dinle sevdiğim. Kollarım sana kapanmış bir hâlde seni sevdiğimi söyler ama bedenim o kara bulutlardaki son yağmurla sana kavuşmayı bekler.
 

Ömrümü bir kişiye adıyorum

Yanlış yazmadım, haykırarak söylüyorum ben ömrümü bir kişiye adıyorum, o kişi için herşeyi planlıyorum, hayatıma şekil veriyorum gerekirse kendimi baştan çiziyorum(lakin bazı özelliklerimi silemiyorum) Bir fikir ve düşünce yazarı olarak hergün kendimi sınava çektigimi ve hergün kendime değer verdigimi söylemek isterim.Hergün hayatın inceliklerini düşünen ve bu yüzden delirme noktasına gelsemde vazgeçmeyen bir yapım var.Hayattaki olaylara oldukça kayıtsız bir haldeyim.Çünkü olaylar benim etkim çevresinde gelişmemektedir.Zaten benim etkim çevresinde gelişenlerde ben gerekli uyarlamaları yapıyorum.Hayatımda tanıyabildigim onlarca kişiyi çözümlemiş bir insan?ım, verecekleri tepki,ruh durumları, karakterleri hepsini sayabilirim ama şimdi hepsini bıraktım sadece aşk?ımı çözüyorum.Hergün onunla yaşıyor onunla hayata gülüyorum, onsuz yalnızlıkta kendimi test etmekten ölüyorum.Aşk?ı anlatmayı beceremeyecegim hatta anlatılmaz yaşanır dediğim için aşk?ı anlatmıyorum. Sevdigim kişiye sonsuz ve koşulsuz bir şekilde güveniyor ve inanıyor ve seviyorum.Hayatımın geri kalanını ona göre düzenliyor ve yaşamaya çalışıyorum.Onun için en iyisini planlıyorum.Kendimi hergün geliştiriyorum. Bazen çok ama çok kırılabiliyorum ama hiç belli etmiyorum çünkü zarar sadece bende kalsın istiyorum, ona hiçbir zarar gelsin istemiyorum. Bazen çok ama çok sinirlenebiliyorum ama kendimi yatıştırıyorum ve kayıtsız kalıyorum herşeye, çünkü siirlendigim olaylar benim etkim dışında gelişiyor, bu yüzden kayıtsız kalıyor ve daha sonra bu sinirden sportif yollarla kurtuluyorum.Ben bu çerçevede iken sevgilime yine bir şey belli etmiyorum çünkü ben ona zarar gelmesini istemiyorum. Bu makale?mi okursa bir gün bu yazılardaki olayları hergün yaşadıgımı ve yaşıyacağımı bilmesini içinde belirtiyorum. Daha yazamadıgım birkaç olayıda hergün yaşıyorum ve yaşıyacagım, ölüme kadar?
 

.İMAM-HATİPLER VE PEYGAMBER MİSYONUNA İHANET

İMAM-HATİPLERİN MİSYONU; BU MİLLETE SON DEVRİN PEYGAMBER VARİSLERİNİ YETİŞTİRMEKTİR. TOPLUMUN CETVELLERİNİN YAMULMAYA VE DE GÜNAH İŞLEMEYE LÜKSLERİ YOKTUR. EĞER BU MİLLET YAMULMUŞSA, İŞTE BU PEYGAMBER MİSYONUNA GİRİP TE YAMULANLAR YÜZÜNDEN YAMULMUŞTUR. İMAM-HATİP LİSESİ VE İLAHİYAT MEZUNU BİR DİN KÜLTÜRÜ ÖĞRETMENİNİN NİŞANINDA-DÜĞÜNÜNDE ONCA ERKEĞİN ÖNÜNDE DANS ETMEĞE HAKKI YOKTUR. HELE-HELE AĞZI-YÜZÜ BOYALI DERSE GELİP TE, GELECEĞİN ANA ADAYI KIZLARIMIZA KÖTÜ ÖRNEK OLMAYA HİÇ HAKKI YOKTUR.

EY İMAM-HATİPLERDE ÖĞRENCİ ARTSIN DİYE MÜCADELE EDEN İYİ NİYETLİ SAMİMİ DİNDARLAR: UNUTMAYIN; ANA-BABALARI TARAFINDAN ALLAHA KUL-PEYGAMBERE ÜMMET OLSUN DİYE İMAM-HATİPLERE YÖNLENDİRİP ELLERİNE BIRAKTIĞINIZ YAVRULAR, DİN TÜCCARLARININ ELİNDE NE HALE GELİYOR. SORUN BAKALIM:İMAM-HATİP LİSESİ MÜDÜRLERİNİN , DİNDEN PARA KAZANAN MESLEKÇİLERİN ÇOCUKLARI NERELERDE OKUYOR. KAPINIZA SİZDEN İMAM-HATİPE ÇOCUK İSTEMEYE GELENLERE ÖNE ŞU SORUYU SORUN:"SİZİN ÇOCUKLARINIZ NEREDE OKUYOR?" MİLLET NORM KADRO DERDİNE DÜŞMÜŞ, ÖĞRENCİ AZALIRSA BAŞKA OKULLARA TAYİNİMİZ ÇIKARILIR DİYE. KENDİ ÇOCUKLARINI İMAM-HATİPLERE LAYIK GÖRMEYENLER GİTTİKLERİ KAPILARDA İMAM-HATİP REKLAMI YAPIYORLAR.

EĞER İMAM-HATİP LİSE BİRE NAMAZ KILARAK GELEN BİR ERKEK ÖĞRENCİ SON SINIFTA BEYNAMAZ HALE GELİYORSA; AİLESİNDEN EDEP-TERBİYE GÖREN BİR KIZ ÇOCUĞU İMAM-HATİPTE DÖRT YIL İÇİNDE HAYASIZ-EDEPSİZ HALE GELİYORSA BURADA BİR İHANET VAR DEMEKTİR. DİN TİCARETHANESİNE DÖNÜŞEN İMAM-HATİPLERİN SON HALİ BU EY BENİM SESİMİ DUYANLAR.... ARTIK MUSTAFA SUNA HOCA BÖYLE BİR ORTAMDAN ALLAHA KAÇIYOR VE EVİNE HİCRET EDİYOR. ALLAHIN HARAMLARI EĞER DİN MİSYONUNUN YÜKLENDİĞİ ORTAMLARDA BİZZAT BU İŞİ YAPAN İŞ ORTAKLARI DİN TÜCCARLARINCA HELAL SAYILIYORSA BİZE ARTIK ALLAHA KAÇMAK DÜŞÜYOR.

 
 
 
 
 
 

http://www.htmleditorx.tr.gg


SPIN PALACE CASINO shoutbox widget Online casino MAC CASINO New Zealand Online Casinos

 
 
 Copyright© 2011 ßy Genclikmerkezi.com